sandıklıdivan

sandıklıdivan
"Şimdi yeni şeyler söylemek lazım..."

25 Aralık 2012 Salı

Anlaşılmak İstiyorum..!


Geçtiğimiz haftaki iletişim konusunda; Kimse Beni Anlamıyor demiş, anlaşılamamaktan şikayet etmiştik… Biraz da paranın diğer yüzüne bakalım; acaba biz kendimizi net olarak ifade edebiliyor muyuz, karşımızdaki kişiye tam mesaj verebiliyor muyuz..? konusunu konuşmuştuk…
Bugün de biraz bu konudan devam etmek istiyorum. Çünkü önceliğin her zaman için mesajı veren kişide olduğuna inanıyorum; yani bizde. Biz açık ve net olmalıyız ki yanlış anlaşılma riskini en az düzeye indirelim…
Etkin İfade; aslında hepimizin bildiği ama kimi zaman uygulamayı unuttuğu beş temel unsurdan oluşuyor. Aslında biz kadınlar daha çok unutuyoruz bu unsurları :( Genelde de anlaşılmaktan şikayet eden biz oluyoruz zatenJ Neden unutuyoruz..? Bazen işimize gelmiyor, bazen karşımdaki ne düşünür kaygısı taşıyoruz, bazen de karşımızdaki kişiye güvenmiyoruz. Sebep ne olursa olsun; (bence) bildiğimiz ama uygulamadığımız bu kurallar iletişim bozukluklarına sebebiyet veriyor.
Peki nedir bu kurallar..? Öncelikle ne söylemek istiyorsak bunu dolaysız bir şekilde ifade etmeliyiz. Oysa bu, bizim için çok zor :( Genetik olarak seviyoruz çetrefilli konuşmayı, davranmayı… Seviyoruz üstümüze düşülmesini, ilgilenilmeyi, ne yapalım :)
Hemen örneklendirelim; bir insana kırıldığımız halde bunu kendisine ifade etmez, bunun yerine soğuk davranırsak o kişi, bizim kendisine karşı tavır aldığımızı er geç anlayacak ancak anlamlandıramayacaktır.
Veyahut çocuğumuz kırık bir karne getirdiğinde ona kızgın davranmak yerine; hayal kırıklığına uğradığımızı söyleyebilir, notlarını düzelteceğine dair olan inancımızı dile getirebiliriz. Yine çok yorgun olduğumuz bir durumda çamaşırları asmak zor gelebilir. Yorgunluğumuzu dile getirmek yerine etrafımıza bağırıp çağırırsak çevremizdekileri gücendirebiliriz. Zira kimse yorgun olduğumuzun farkına varamayabilir…
Çevremdeki insanlarla iletişim kurarken çok dikkat ettiğim bir diğer husus da üçüncü şahısları araya sokmamaktır. İtiraf edelim; hepimiz dedikoduyu pek bir severiz. Şöyle okkalı bir türk kahvesi eşliğinde nasıl da güzel gider dedikodu yapmak :) Oysa yaptığımız dedikodu; tıpkı küçüklüğümüzün kulaktan kulağa oyunları gibi; bir süre sonra öznenin kendisine tamamen farklı bir şekilde ulaşır ve biz de zor durumda kalırız. Bu sebeple birisine kızdığım yada kırıldığım zaman araya kimseyi koymadan, duygularımı direk o kişinin yüzüne söyler, kırgınlığımın sebebini anlatır, karşımdaki kişiden de aynı açıklığı beklerim. Hani “dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” durumunu hemen hemen hiç yaşamamaya çalışırım :)
İkinci kuralımız ise zamanlama ile ilgili… Ne söylemek istiyorsak, bunu hemen dile getirmeliyiz. İşte geçmişte çok sık yaptığım bir diğer hata daha… Kısaca; “Biriktirmek” diyorum ben bu konu başlığına. Nasıl da seviyoruz biriktirmeyi… Nasıl da seviyoruz; tamamen başka bir konuda çıkmış tartışmayı “biriktirdiklerimizle” süslemeyi :)
Bu sorunun en temel sebebi de “ertelemek” bana göre… Sıkıntılarımızı ertelemek, bize ters gelen konuları, karşımızdaki “aman kırılmasın” diyerek o an konuşmamak… Oysa unutmuyoruz, öyle değil mi..? Hele ki biz kadınlar..! Çok şükür ki allah bize “fil hafızası” vermiş :) İşte tam da bu sebepten, kesin ve net anlamda çözemediğimiz ne varsa inanın ilerleyen tartışmalarda mutlaka gün yüzüne çıkıyor. Hayır, kendimden biliyorum. O kadar çok biriktirirdim ki herşeyi; en ufak bir tartışmanın ucu, en nihayetinde o anki konu ile hiç alakası olmayan ama benim için daha evvelden çözülmemiş bir konuya gelir dayanırdı…  Özellikle – Di’li Geçmiş Zaman eki kullanıyorum zira uzunca bir zamandır bu hataya düşmüyor, en azından düşmemeye gayret ediyorum. İnanın bu konuya dikkat ettiğinizde, özen gösterdiğinizde herşey çok daha açık bir hale gelecek ve çok daha sağlıklı iletişim kurmuş olacağız karşımızdaki kişi ile…
Peki ya diğer üç kural…? Onu da yarın konuşalım mı..?


19 Aralık 2012 Çarşamba

Kimse Beni Anlamıyor :(



Çevreme bakıyorum; herkes ağızbirliği yapmışcasına aynı cümleyi tekrarlayıp duruyor: Beni anlamıyorsun..! Ben de dahil, çoğu zaman hepimiz anlaşılmadığımızdan şikayet ediyoruz. Ama ben onu demek istememiştim cümleleri savruluyor etrafta. Adeta yüzme bilmeyen çocuklar gibi çırpınıyor, çırpınıyor bir türlü anlatamıyoruz derdimizi.

İşte tam da bu noktada, pes etmeden evvela, odak noktasını değiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Anlıyor musun yerine anlatabiliyor muyum’a dönmekten bahsediyorum. Zira çoğu zaman karşımızdaki kişinin anlamadığını düşündüğümüz konuyu, biz anlatamıyoruz aslında.

O kadar kanıksamışız ki konuşmayı; durup düşünmeden, ardı ardına, adeta nefes almadan sıralıyoruz cümleleri. Oysa ki doğru iletişimin en önemli öğelerinden biridir; mesajın hazırlanması. Bir mesaj (ileti / cümle) vermeden önce kendimizi hazırlamalı, karşımızdakinin farkında olmalı ve içinde bulunduğumuz mekanı hazırlamalıyız. Bir düşünceyi ifade etme yeteneğimiz en az o düşüncenin kendisi kadar önemlidir. Zira kullandığımız sözcükler ve cümleler bizi el üstüne çıkarabileceği gibi tam tersi yerle bir de edebilir.

Nedir bu mesaj denilen olgu, biraz açalım mı..? Karşımızdaki kişi ile iletişime geçtiğimizde kullandığımız cümle temelde dört öğeden oluşur. İhtiyaçlar – Duygular – Düşünceler ve Gözlemler. Bu dört kategori içinde en kolay ve net iletebildiğimiz Gözlemlediklerimiz iken en zor ifade edebildiğimiz ve hatta çoğu zaman ifade edemediğimiz İhtiyaçlarımızdır. Aslında çoğu zaman biz bile neye ihtiyacımız olduğunun farkına varamayız. “Ne istediğimi ben bile bilemiyorum” cümlesi size de bana olduğu kadar tanıdık geliyor mu..? Oysa ihtiyaçlarımızı en iyi biz bilebiliriz. Ne yazık ki çoğu zaman “Benimle ilgilenmeni istiyorum” demek yerine ilgi çekmeye yönelik enteresan mesajlar iletir ve çoğu zaman da yanlış hareketler yaparız. Eğer ihtiyaçlarımızı ifade edebilmeyi öğrenirsek insan ilişkilerimiz de olumlu yönde gelişir.

İşte karşımızdaki kişi ile kurduğumuz diyalogda; gözlemlerimizi aktardığımız, düşüncelerimizi ifade ettiğimiz, isteklerimizi bastırmadığımız ve duygularımızı gizlemediğimiz müddetçe verdiğimiz mesaj Tam Mesaj demektir. Öte yandan pırasayı sevmediğimiz veya evde sürekli pırasa pişmesinden duyduğumuz sıkıntıyı açıkça ifade etmek yerine sinirli bir şekilde “Yine mi pırasa yaptın..?” dediğimizde karşımızdaki kişiye Kirli Mesaj vermiş oluruz. Zira aklımızdan geçeni açık açık paylaşmak yerine kinayeli bir dille düşüncemizi iletmiş oluruz ve bu da karşımızdakinde otomatik olarak kendini savunma isteği doğurur.  Kısmi veya Kirli mesajlar kişilerarası iletişimi genellikle olumsuz yönde etkiler.

Unutmamalı ki insani iletişimin temelinde duygular ağırlıklı bir yer teşkil etmekte. İletişim’in sanal dünya üzerindeki bir “İletim” haline geldiği günümüzde duygularını açık ve net ifade edebilen insanlar çok daha başarılı ve mutlu... Mesajlarınız tam olduğu müddetçe anlaşılmama riskiniz de azalacaktır bana göre.

O halde; Tam mesajlar verip alabileceğimiz günlere... J

Yaşasın..! Kilo Verebiliyorum :) Bölüm 2




Kilo vermek zor iş dedik, hızla verilen kilolar aynen geri geliyorlar dedik, yavaş ama emin adımlarla devam etmeli dedik... Sizin ne kadar fazlalığınız var bilemiyorum ama benim için yol itiraf etmeli ki uzun ve zahmetliydi...

“Yasak arzu doğurur” sözü benim mottolarımdan biridir. Hayatımda hiçbir şeyi, hiçbir zaman kendime veya karşımdakine yasaklamamaya çalıştım. Bu sebepledir ki; çıktığım bu yolculuğun adını; kilo verme operasyonu veya diyet / rejim başlıkları altında değil; yaşam şeklimi değiştirme yolculuğu olarak belirledim. Yaklaşık sekiz sene oldu bu yolculuğa başlayalı ve ben hala azar azar yiyorum her türlü yemekten. Zaten artık biraz fazla kaçırsam midemden önce beynim uyarıyor beni; tutuyorum kendimi...

Spor elbette hayatın olmazsa olmazları arasında. Lütfen “vaktim yok” demeyin bana. Siz yeter ki karar verin; mutlaka vakit yaratacaksınız, inanın yazdıklarıma. Dün de bahsettim; yinelemekte beis görmüyorum. Önce biz seveceğiz kendimizi. Önce biz değer vereceğiz aklımıza, beynimize, vücudumuza. Hakettiği ilgiyi karşıda aramak yerine biz sunacağız ona. Biz kendimizi sevdikçe ve değer verdikçe kendimize; hele ki ilk adımı attıysak devamı gelecektir mutlaka J (Tam bu noktada kızımın bayılarak defalarca seğrettiği ve benim de artık repliklerini ezberlediğim Tinker Bell filminden bir alıntı yapmak istedim: “İnanç, güven ve Peri Tozu J Bizim Peri Tozumuz yok ama inanç ve güvenimiz var, öyle değil mi..?)

Ne diyorduk; süreleri yavaş yavaş arttırarak, haftada üç gün yapılacak bir aerobik daha da sıkılaştırıyor vücudumuzu. Ben de böyle yaptım. Peki uymadığım / uyamadığım zamanlar olmadı mı; oldu elbette. Ama karalar bağlamadım. Nihayetinde hiçbirimiz robot değiliz. Hele ki hergün aynı tempoda olmamız beklenemez, öyle değil mi..? Aerobik yapamadığım günlerde vücudumu çalıştırmak adına yürüyüş yaptım. Ki bendeniz; itiraf ediyorum ki yürümeyi hiç mi hiç sevmezdim. Bahanem de hazırdı her zamanki gibi: Şehrin göbeğinde nereye yürüyecektim..? Trafik, keşmekeş, hava kirliliği... Yürüyüş sakin ve temiz havada yapılmalıydı bana göre...

Bazı duyguların tadına bir defa vardığınızda vazgeçemiyorsunuz. Beğendiği bir şarkıyı dinlemekten, bir filmi defalarca izlemekten veya sunumundan hoşnut kaldığı bir restorana uğramaktan nasıl ki bıkmıyor insan; inanın yürüyüş de öyle bir duygu... Bir kere harika bir şehirde yaşıyoruz; öyle değil mi..? Bütün yolların denize çıktığı bir İzmirimiz var bizim. Evet; maalesef boyozu da var, gevreği de var kilo aldıran ama cibezi, radikası da var sağlıkla sunulan J

Günlerden bir gün ben de tadına vardım nihayet yürümenin. Taaa tepelerden sallandırdım kendimi deniz kenarına. Ayağımda eşortmanlarım, kulağımdaki kulaklıkta çalan Sezen nağmeleri eşliğinde denizi buldum sonunda J Bir yandan Sezen’e eşlik ediyor, bir yandan da yürüyordum denizle bir başıma. Masmavi deniz nasıl iyi geldi ruhuma. Yürümek nasıl da arındırdı beni olumsuzluklarımdan. Şehirde el ayak çekildi sanki; sadece ben ve deniz... İçiçe yürümekteyiz.

Yürüyüşlerim de tıpkı yaptığım aerobik gibi azar azar çoğaldı hayatımda. Hiçbir zaman birden yüklenmedim bacaklarıma. Diyorum ya; tüm gençliğimde çok acele ettim kilo vermek adına. Artık akıllanmıştım, acelem yoktu, herşeyin tadını çıkarıyordum doyasıya. Çok geçmeden müptelası oldum yürümenin J Bugün de mesafe ne kadar uzak olursa olsun en azından bir noktaya kadar hala yürürüm...
Yürürken düşünürüm, ritim tutar, eğlenirim, çözemediğim problemlerimi çözerim, kendimi dinlerim en başta. Bir de şarkı söylerim sesli nihavent makamında J Hayatın tadına varırım, çevremdeki her güzelliğe bakar, koklar, içimdeki nadide çerçeveye koyarım.

Diyeceğim odur ki; fırsat buldukça ve fırsat yaratarak yürüyün arkadaşlar. O zevki tadınca siz de bırakamayacaksınız zira benim gibi. Ve göreceksiniz ki ne kadar çok yürürseniz o kadar çabuk gidiyor kilolar, sıkılaşıyor bacaklar J Haaaa bu arada; yürürken olur da sağda solda o bet sesiyle utanmadan bağırarak şarkı söyleyen birine rastlarsanız o benim; kesin yolumu, tanışalım isterim J


Yaşasın..! Kilo Verebiliyorum :)


Günaydınlar; mutlu ve bereketli bir gün olsun hepimize. İki gündür konuşuyoruz, aklımız elverdiğince, dilimiz döndüğünce, kalemimiz yettiğince yazıp çiziyoruz birşeyler. Neden Kilo Veremiyorum 1 ve 2. bölüm yazıları bugün de devam ediyor ama farklı başlıkla. Zira artık yavaş yavaş da olsa kilo verebiliyorum ve çok ama çok mutluyum :)

Ama gelin görün ki bahsettiğim gibi verdiğim kilolardan mütevellit vücudumda sarkmalar oluşmaya başlayınca durdum ve kendi kendime “ben birşeyleri eksik yapıyorum, kesin.” demeye başladım. Zira bedenim küçülüyordu ama bir diğer yandan ben de yavaş yavaş pörsüyordum..!

Evde küçük bir bebek ile halimi az buçuk tahmin edebilirsiniz. Kendime vakit ayıramaz, derbeder bir haldeyim. Vücut da alışkın değil kilo vermeye galiba, üzerinize afiyet; azıcık da asabiyim :( Herşeye yetişmeye çalışan ve ne yazık ki hiçbir şeye yetişemeyen bir viraneyim :(

Elbette herkes gibi kendimi çok seviyorum.. İnsanoğlu kendini sevmeye görsün; hele bir de esaslı bir karar alıp kendi kendini motive etti mi; inanıyorum ki başaramayacağı hiçbir şey yok şu dünya üzerinde. Kafaya koymak gerek bir kere; kafaya koydun mu; gerisi çorap söküğü gibi geliyor naçizane...

“İşte bu ahval ve şerait içinde” aydım ki; spor yapmadan bu pörsümeler düzelmeyecek..! Oysa spor salonuna ayıracak ne vaktim, ne param ne de fikrim var... Eski sporcuyum nihayetinde..! Öyle “pilates”miş, “step”miş, “yoga”ymış bana göre değil bir kere. Seksenlerin bildiğiniz aerobikçi çocuğuyum ben, her antreman öncesi ısınma hareketleri yapan :)

“Tamam” dedim, “Yarından tezi yok, aerobiğe başlanacak..!” Başladım da... Çektim eşofmanları ayağıma, başladım kızımı uyutuktan sonra salonda ısınma turları atmaya. Zor oldu tabi, ortadaki kazulet gibi sehpa her seferinde bana engel olmaya kalksa da zavallıyı rahatsız etmeden etrafında döndüm durdum ısınmak adına :)

Hepimiz az çok biliriz aerobik yapmayı, eminim. Önce yerinizde sayar, ısınırsınız. Sonra ufak adımlarla yine yerinizde koşmaya başlarsınız. Boyun, omuzlar, kollar, bel derken bir bakmışsınız terlemeye başlamışsınız :) Elinize birer litreden iki tane de pet şişe aldınız mı; dambıllarınız da hazır; memeleri dikleştirmek adına :) Sonra yer hareketleri başlar. Bisiklet çevirmeler, mekik çekmeler, mum duruşu esnemeler... En nihayetinde nabzınızı tekrardan eski haline döndürmek adına yapılan yeniden yerinde saymalar...

Tabi vücut alışkın değil, unutmuş spor yapmaya yapmaya vereceği tepkiyi... Her tarafım et kesmeye başlamaya, karnım acımaya, bacaklarım acı acı ağrımaya başladı :( O yüzden ben de vücuduma fazla yüklenmemek adına haftada iki gün ile başladım aerobik macerama. Haftada iki gün ve her hareketten sadece beşer kere yaptım ilk iki hafta boyunca :) Beş omuz çevirme, beş mekik, beş bisiklet... İki hafta sonra baktım “et kesiklerim” düzelmeye başladı. Sayıları yavaş yavaş arttırmaya başladım günleri aynı tutmak kaydıyla. Bir iki hafta daha geçti böyle; herkese göre süresi ve sayısı değişmekle birlikte.. Bir ay sonra haftada üç güne çıkmanın mutluluğu içindeydim ve orada sabitledim. Haftada üç gün, günde 1 saat :)

Zor oldu tabi, zira evde küçük bir melek olunca zamanınızı ayarlamak, her seferinde aynı saate denk getirmek gibi bir lüksünüz yok maalesef... O size değil, siz ona uymak zorundasınız. Hiç kasmadım kendimi ben de. Ne zaman müsait olursam o zaman yaptım sporumu. Dikkat ettiğim tek nokta; yemeklerden sonra aerobik yapmamak oldu.

Hayatta her güzel şey emek istiyor, sabır istiyor, ilmek ilmek işlenmek istiyor maalesef... Ama öte yandan anlıyorum ki tadı da öyle çıkıyor... Hızla verilen kilolar aynı hızla geri geliyor. Vücudumuz o kadar mükemmel işleyen bir makina ki; siz neyi keserseniz onu arzuluyor; bulamadığında bir başka noktadan o eksikliği tamamlamaya uğraşıyor. “Benim” diyen bilgisayardan akıllı, zeki, pratik ve harikulade..!

Yine yerim azalıyor, yine söyleyeceklerim bitmedi :) Çok mu geveze şu parmaklar, eşimin söylediği gibi; çok mu çenem düşük benim..? Oysa ben, siz karşımdaymışçasına muhabbet ediyorum şurada... Yarın da gelir misiniz bana oturmaya..? Diyeceklerim var; “yürüyüş” hakkında :)


18 Aralık 2012 Salı

Neden Kilo Veremiyorum Bölüm II

tartı

Dün yayınlamış olduğum Neden Kilo Veremiyorum adlı yazımda az buçuk ruhsal ve fiziksel halimden bahsettiğimden bugün direk konuya girmek arzusundayım... Zira artık hepiniz az çok beni tanıdınız :)


Öncelikle okuyan arkadaşlarımı uyarmak istiyorum çünkü çoğunuzun bildiği üzere ben doktor veyahut diyetisyen değilim ve burada kaleme aldıklarım sadece benim kilo verme serüvenimde başımdan geçenleri içermektedir...


Nerede kalmıştık..? En son tartıda 95 kiloyu da görmüş ve başım göğe ermişti hatırlayacaksınız. Doğumla birlikte herkes 10 – 15 kilo atarken naçizane bendeniz sadece 6 kilo atabildim :( Oysa hamileliğim “hayatımın en mutlu yıllarıydı” demek istiyorum ama sadece dokuz ay sürdü ve benim için çok kısaydı. Zira tüm hayatım boyunca sadece hamileliğimde rejim yapmamış ve deyim yerindeyse önüme ne geldiyse büyük bir iştahla ve sansürsüz yemiştim. Ne güzel günlerdi...


Ne olduysa loğusalık döneminde oldu... Yaklaşık iki sene boyunca kızımı emzirmemin de sanırım kilo vermemde etkisi büyük. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama pek tabii ki ben de bu kilolardan kurtulmak istiyordum artık...


Hayatım boyunca diyetisyenlere inanmadım, hala da inanmam. Aramızda diyetisyen arkadaşımız var ise lütfen alınmasın zira şahsına yönelik değil bu düşüncelerim. Yıllarca kıt kanaat matematiğimle elimde kağıt – kalem kalori hesabı yapmış, hangi tatlı kaç dilim ekmekle eşdeğer, makarnanın ikamesi nedir,  çeyrek gevrek bir dilim ekmeğe eşdeğerse niye doyurmaz vb. hesaplarla uğraşmış bir insan olarak anladım ki artık kalori hesabı da yapmak istemiyorum..! Hakeza eski bir sporcu olarak spor salonlarına para vermeyi de kesinlikle kendime yediremedim hala da  yediremem...


Demem odur ki ne diyetisyene gittim ne de spor salonuna... Günlerden bir gün; sanırım kızım üç – dört aylık kadardı, kendi kendime: “Yetti artık..!” dedim. Hayatıma kabus gibi çöken, gençliğimi adeta sömüren bu kilolardan kurtulacağım..! Dikkat buyurursanız öyle üç – beş kilodan bahsetmiyorum burada. Yaklaşık otuz kilo fazlalığım vardı o dönem...


Peki ne yaptım..? En başta kendi kendime bir karar, bir söz verdim. Ne olursa olsun sözümden dönmeyecektim. Kendimi de en iyi tanıyan benim nihayetinde. Yemeği de ne kadar sevdiğim malum... Dedim ki bu iş diyetle – rejimle olmayacak..! Ben hayatım boyunca yağsız süt, yoğurt, peynir vb.. ürünleri yiyebilir miyim..? Mümkünatı yok, yiyemem. Hayatım boyunca kepek ekmeği veya peksimet yiyebilir miyim..? I – ıh..! E tatlı... Hayatımdan tatlıyı çıkarabilir miyim..? Yok canım, ne münasebet... Sevdiğim bir şeyden niye mahrum bırakayım kendimi..? Çok mutsuz olurum sonra :( Benden kaç tane var şu hayatta..? Birrr... Dünyaya bir kere geliyoruz ve başka da Ayça yok..!


O halde hangi yemeği, ne kadar yiyorsam tam yarısı kadar yemeğe başladım. Bir oturuşta bir kutu dondurma, bir kilo baklava, bir paket çikolata değil, yarım kutu, yarım paket :) Hemen arkasından büyük tabakları eşim ve kızıma, tatlı tabaklarını kendime ayırdım. Her yemeği kendime tatlı tabağında koydum ki böylece porsiyonu azaltayım. Büyük tabak kullandığım zamanlarda da örneğin üç çeşit mi yemek yapmışım; üç çeşidi de aynı tabağa, yanyana koydum. Böylelikle önce gözüm doyuyordu takdir edersiniz ki :) Salata, yeşillik ve meyvaya  daha çok ağırlık verdim. Günde tamı tamına iki litre su içmeye özen gösterdim. Yemekleri hep koştur koştur “yutan” bendeniz, ağır ve yavaştan, ara ara elimden çatalı – kaşığı bırakarak adeta kızımla aynı zamanda tabağımdakini bitirmeye başladım. Ve en önemlisi ilk başlarda sofradan hep doymadan kalktım.


Sofradan doymadan kalkmak bir sıkıntı elbette. Alışmışız bir kere, insanın ağzı oyalanmak istiyor. Sakız çiğnedim, su içtim :)  Aklımdan yemek yemek ile ilgili düşünceleri savuşturmaya özen gösterdim...


Hayatımda hiç yasak yiyecekler olmadı, hala da yoktur... Dediğim gibi; tatlı – tuzlu – sulu – kuru – hamur işi vb... ne yiyorsam sadece porsiyonunu azaltıp aynısını yemeğe devam ettim. Bu zamana dek kalorisinden ve kilo aldıracağından (daha ne kadar alacaksam..!) korktuğum için hiç yer vermediğim; incir, ceviz, kuru kayısı, siyah üzüm, kuru dut, tuzsuz fındık, fıstık, badem, kuru vişne vb.. aklınıza gelebilecek tüm kuru gıdaları, öğün aralarında her acıktığımda yedim. Artık aç kalmalı diyetler sona ermişti ve ben günde –neredeyse- altı – yedi öğün yiyordum.


Zaman içerisinde midem küçülmeye başladığı için beynim daha fazla yemek istese de yiyemiyordum. Beynim de sorunlu benim, malum :) Meret bir türlü doymuyordu :) Oysa ben onun sözünü dinleyip (midemi küçülttüğüm halde) fazla yediğim zamanlar rahatsız oluyordum. Karnım ağrıyor, kalbim çarpıyor, kaburgalarımın arasına bir ağrı saplanıyordu. "İyisi mi ben beynimi dinlememeliyim" dedim kendi kendime. Azar azar ama herşeyden yemeğe devam :)


Ve inanılmayacak bir şekilde kilo vermeye başladım. Yıllarca niye rejimlerle önce beynimi sonra da ruhumu kararttığımı aklım almıyordu... Tartıya her çıktığımda gramlar yavaş yavaş gidiyordu ve ben çok mutlu oluyordum..! Acelem yoktu, hep zayıf olmanın hayalini kurmuştum ve artık biliyordum ki hızla verilen kilolar aynı hızla ve katmerli bir şekilde geri geliyordu... O yüzden bu yavaşlığın tadını çıkarmaya başladım...


Sekiz ayda 44 bedenden 40 bedene düşmüştüm. Artık dar kotlarımı giyebilmek için yatak üzerinde debelenmiyordum :) Hani kalıbına göre 38 beden bile giyebilir hale gelmiştim. Oysa atladığım bir şey vardı... Biliyorsunuz değil mi..? Kilolar gidiyordu ama yerine buruşukluklar ve sarkmalar geliyordu... Oysa benim hayal ettiğim bu değildi. Voleybol oynadığım zamanlardaki gibi sıkı ve kaslı vücudumu geri istiyordum.


O zamanlar bugünkü gibi 34 bedene düşeceğimi öngöremiyordum elbette. Tek derdim kilolarımdan kurtulmak, belki bikini giyebilmek ve sarkmayan bir göbeğe sahip olabilmekti...


Çok şükür ki her iki arzumu da gerçekleştirebildim :) Yazımı sonuna kadar okuduysanız hepinize teşekkür ederim. Ve maceramın devamını merak ediyorsanız sizi yarın da bu sayfaya beklerim...

17 Aralık 2012 Pazartesi

Neden Kilo Veremiyorum..?

tartı

Yıllarca paranoyak bir şekilde kendime bu soruyu sorup durdum. İçimdeki Ben’ler bunaldı artık bu soruyu duymaktan... Soruyu soruyor ama cevabı bulamıyordum bir türlü. Yakın arkadaşlarım bu yazıyı okurken; yaptığım envai çeşit diyeti, deli deli rejimlerimi, aç kalmalarımı, sadece çubuklarla beslendiğim dönemi çok iyi hatırlayacaklardır. Ne yazık ki ben de çok net hatırlıyorum o günlerimi...


Popüler kültürün; güzel kadın eşittir zayıf kadın dayatmalarına tam da genç kızlık dönemlerimde yakalanmamdan mütevellittir ki güzelliği hep zayıflıkta aradım ben. Zayıf olunca otomatik olarak güzel olacaktım. Kilo eşittir çirkinlik demekti. Yağ bağlamış bir kalça, kocaman baldırlar, birbirine yapışmaktan pişik olmuş bacaklar ve kütük gibi inen, hiçbir oyuntusu olmayan bir bel herkesin kabusu, benim ise gerçeğimdi :(


Herşey profesyonel voleybolculuğu bırakmamla birlikte başladı. Kendimi bildim bileli (ve hala) yemeği; hele hele tatlıyı çok seven bir genç kız oldum. Öyle sütlü ve yararlı tatlılar da değil; bildiğiniz şerbetli ve mümkünse şerbeti sulu sulu değil; ağdalı ağdalı olan; baklava, tulumba, şambali vb. Gibi tatlılardan bahsediyorum. Günde çift idman yaptığımız, ağırlık ve kondüsyon çalıştığımız zamanlar istediğim herşeyi yiyor ama kilo da almıyordum. Hayat ne de güzeldi... Oysa antremanların bitmesi ve benim aynı tempo ile yemeğe devam etmem ile birlikte kabus dolu günlerim başladı... Kilo almaya başlıyor ve veremiyordum...


Ah o günlüklerimin dili olsa da konuşsa... Tartıya her çıktığımda; adeta Formula 1 arabası gibi ibre sürekli ileri doğru gidiyordu. 60’lar, 70’ler, 80’ler hızla katediliyordu... Sabah aç karnına, kıyafetli, kıyafetsiz, tek ayak... Her türlü kilomda bir azalma olmuyordu ve ben gün geçtikçe daha çok içime kapanıyor, kimselerle görüşmek istemiyordum.


Şimdi geçmişe bakınca sorunumu daha net görebiliyorum. Beynim doymuyordu herşeyden önce. Kilo vermem gerektiğini biliyor ama başarılı olamıyordum. Sabır denen o yüce meziyete sahip değildim henüz. Uyguladığım diyetler sayesinde ilk hafta harikulade bir şekilde kilo veriyor, ancak ikinci – üçüncü haftalarda kilo verme hızım gittikçe düşüyordu.. Böylelikle bana pes etmek için harika bir bahane çıkıyordu: Ben kilo veremiyordum...!


Bir keresinde hatırlıyorum; çok kesin olarak kararımı vermiştim. Net hatırlamamın sebebi katalizör olan duygunun; AŞK olması elbette. Ciddi bir şekilde aşık olmuştum ve aşık olduğum erkeğe kendimi beğendirmek için zayıf olmak zorundaydım elbette. Bu halde beni kim, niye beğensindi ki zaten..?


Abartmıyorum; tam bir hafta boyunca nohut ve galeta çubukları ile beslendim. Nohut derken bildiğimiz çerez nohut :) Ve yanında kuru kuru çubuklar... Başka da birşey yemediğim için harikulade bir şekilde kilo verdim. Sevgili anneciğim... Bugün bir “Anne” olarak düşününce anlıyorum; nasıl da üzmüşüm kadıncağızı. Ama o zamanlar kimse beni anlamıyordu. Hayatımda iki büyük amacım vardı: Kilo vermek zorundaydım ve hemen kilo vermek zorundaydım..! Söylememe gerek var mı; amaca ulaşmamı sağlayacak her yol mübahtı elbette...


Üç – dört hafta içinde, ben nohutları terk etmeye başladıkça eski kilolarım da tüm haşmetiyle geri geldiler. Yine şimdiki aklımla düşünüyorum da iyi ki sağlığıma bir şey olmamış... İyi ki vücudumda bu kilo alıp vermelerden çatlaklar oluşmamış... O zamanlar bunları düşünecek havsalaya sahip olmadığımı da söylememe gerek yok sanırım :)


Kıyafet alışverişi artık kabus olmaya başlamıştı. Boyum da yaklaşık 1.80 olunca pek sevgili ve acımasız kardeşlerim “sen yürüme, yürüdükçe deprem oluyor sanıyoruz..!” diyerek zaten mükemmel..! olan psikolojimi daha da harikulade..! hale getiriyorlardı :) İnsan düşmanını uzakta aramamalı... Siz hiç ergenlik çağındaki iki erkek ile aynı evde yaşarken rejim yapmaya çalıştınız mı..? Her öğün yarım ekmek yiyen, yağlar, ballar, reçeller ve tüpte şokellaları adeta yutan ve tüm bu yeme temposuna rağmen kaburga kemikleri görünecek kadar zayıf olan iki küçük erkek kardeş... Ha bu arada belirtmeden geçemeyeceğim ki o dönemde bu kadar abur cubur da yoktu piyasada... Ama insan isteyince petibör bisküvü, pazarda açık bir şekilde satılan gofret ve tuzlu çiğdem ile de harikulade bir şekilde kilo alabiliyor :)


Aç kalmayı yaşamayan bilmez arkadaşlar. Kiloları yüzünden dalga geçilmeyi, acayip bakışlara maruz kalmayı, çoğu ortamdan dışlanmayı, istediği, sevdiği yemekleri yiyememeyi, kıyafetleri giyememeyi yaşamayan bilemez... Hani derler ya allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin; tam da hepimiz için edeceğim dua (önce sağlık) sonra da budur...


Yiyordum, yemek yemeği seviyordum... Hoş; hala severim. Çikolata en yakın dostumdur mesela. Acı bir kahve eşliğinde damağımda eriyen çikolatanın bana verdiği haz; nasıl desem, dünyanın en büyük mutluluklarından biridir. Hakeza bol ve koyu şerbetli bir baklava veya tulumba tatlısını hiçbirşeye değişmem... Hele hele Erzurum’da yediğim Fıstıklı Burma Kadayıf... “Allahım, sana geliyorum..” dedirten bir lezzet. Zeytinyağlı, tereyağlı, sebze, et, balık, hamur işi veya meyva... Hiç farketmez benim için. Şu dünya üzerinde azıcık burun kıvırdığım; ı – ıh dediğim hiçbir nimet yoktur benim... Seviyorum damak tadıma uygun lezzetlerden yemeği...


Peki ne oldu...? Şöyle ki en son tartıda; 96 kiloyu gördüm, başım göğe erdi :) Hemen açıklamama izin verin ki o zamanlar hamileydim... Herkes hamile kalmadan önce kilo verir ya işte ben onu da başarmadım ne yazık ki... Pardon, düğün telaşından kilo vermiştim evlenmeden önce, onu da belirtmeden geçemeyeceğim.


Bunca okudunuz mu..? Ne mutlu bana.. O halde beni yeni tanıyan arkadaşlarım ve siz okuyanlar hemen; nasıl bu kadar ince olduğumu, 44 bedenlerden 34 bedene nasıl indiğimi merak ediyor olmalısınız... E o da yarın olsun o halde... Zira yazı uzadıkça uzuyor ve ben susmak bilmiyorum ne yazık ki...


Yarın yine ziyaret eder misiniz beni..?

14 Aralık 2012 Cuma

KENDİNİ AÇMAK

benlik1

 

Ah, ne zor, ne meşakkatli bir iştir kendini açmak... Öte yandan daha da zor olanı, kalbini açacağın bir eşe, arkadaşa, dosta sahip olmak... Sonsuz güvenebileceğin, sana asla sırtını dönmeyecek, dönse de paylaştıklarının onda kalacağına sonuna kadar güvenebileceğin bir insana rastlamak...


Hepimizin hayatında var bu tip insanlar ama tam da şu an yazıya ara verip düşünürseniz; sonuç bir elin parmak sayısını geçmeyecek kadar azdır ne yazık ki... Açamıyoruz kendimizi, açılamıyoruz, güvenemiyoruz karşımızdaki kişiye...


Hele ki böylesine sanal, böylesine dokunmadan kurduğumuz ilişkiler çerçevesinde nasıl becerebileceğiz bunu söylesenize...


Zor elbette, çok zor. Halbuki iletişim alanında yapılan araştırmalar gösteriyor ki; bir insanın Açık Benliği ne kadar geniş ve büyükse, iletişim kurma olanakları da o kadar zengindir. Tam tersi; Açık Benliği dar ve küçük olan bireyler iletişim kurmakta sıkıntı çeker.


Peki kendimizi açacağız da ne anlamda buradaki “açmak” kelimesi..? Biriyle karşılıklı etkileşim sırasında bu etkileşimin o anda yol açtığı düşünce ve duyguları paylaşmak. Toplumsal alışkanlıklar sebebiyle açık olmanın önünde çok ciddi engeller var oysa. Zira biz Türk Toplumu; genel olarak; “etraf ne der..?” kaygısını sıklıkla yaşayan bir toplumuz. Hakeza “alaya alınmak”, “ukala”, “geveze” yaftaları yemek en büyük korkumuz. Bu sebeplerden dolayı da bir çok olaya içten içe incindiğimiz halde, karşımızdakine önemi yokmuş gibi davranırız. Hani bizi hiçbirşey kıramaz, üzemez, sıkamaz gibi... Böylelikle karşı tarafa “güçlüyüm” mesajı vereceğimizi sanırız.


Karşımızdaki kişiyle olan etkileşimimizde açık olabilmemizin en önemli koşuludur güven. Her bireye göre süresi değişmekle beraber ilişkiye girdiğimizi kişiyi bir süre inceledikten, sınadıktan, tarttıktan sonra açılmaya karar veririz. Kimi zaman takılır, düşeriz, yanılırız, üzülürüz. Kimi zaman da karşımızdaki kişiye açılmakla doğru bir karar verdiğimizi düşünürüz. Ancak her ne olursa olsun iki kişi arasındaki en doğru ve sağlıklı iletişim; her iki birey de birbirine karşı açık olduğunda gerçekleşir.


Kendimizi açık yüreklilikle ve tam anlamıyla ifade edemediğimiz zaman, karşımızdaki kişinin de bizi yanlış anlaması çok normaldir. O halde öncelikle biz kendimizi doğru, tam ve eksiksiz ifade etmeyi öğrenmeliyiz. Peki ama nasıl..? Diğer yazıda :)